Vakitsiz Kaybedenler 2021-03-29T20:13:23+00:00

Vakitsiz Kaybedenler 2017
Destek Yayınları

Kimi zaman en tepede uçarak yaşarsın hayatı,  kimi zaman basar ayakların yere. Bazen de toprağın altında vurursun dibin dibini. Sana ne olduğunu ne sen bilirsin, ne de kimse seni anlar…

Toprağın altında sürünen solucan mısın, yerde gezinen karınca mısın, yoksa havada uçan bir kuş musun? Belki de ayakta uyuyan bir insansın, ya da her şeyi Yaratansın. Kuş ruhtur, karınca zihindir, solucan bedendir… Ruh uçar, zihin çalışır, beden sürünür. Uyan artık! Kim olduğunu hatırla… O’na göre davran!

Kuşlar sürünmeye, solucanlar uçmaya çalışırsa karıncalar ne yapar? Ya insan! Hem yürüyen, hem uçmaya çalışan, hem de yer altında sürünen insan için ne denir? İnsan zihinle düşünür, hayvan içgüdüyle yapar.

Albert Karako, Kuledibi’nde başlayan hayat yolculuğunu Alper Karaköy olarak devam ettirmek zorunda kaldığında, geçmiş hayatını sorgulayacak ve tek bir olay, tek bir gün sayesinde tüm yaşamı değişecekti…

Öz’üne dönebilmek için, olduğun her neyse O’nu ara.

Kendini bul, kendini tanı ve nihayetinde kendin ol!

Ben beni seviyorum; ya sen beni seviyor musun? Cevabı bulduğunda olduğun halde kal! Kaldığında kalıcı, kalmadığında yakıcı olacaktır.

Bir gün yerine bugün diyebilmeli…

Ben beni seviyorum; ya sen, beni seviyor musun?

Sevgi hep hayatınıza bir şeyler eklerken, korku hayatınızdan söker alır, azaltır sizi.

Doğru bildiğiniz yanlışlar, yanlış olduğunu anlayana kadar doğru sayılırlar.

Korkuyla her gün ölünür, korkusuz olunca bir kez!

Ne olduğunu bilen dışarıdan tasdik aramaz!

Başkaları ne der diye düşünmekten düşünemez olduk!

Yaş alınca değil, vazgeçince biter her şey.

Geç kalmaktan korkmayan cesur değil, henüz hayatı tanımamış cahildir.

Yüzme bilmeyen derine dalamaz, kendini bilmeyen de başkasını anlayamaz.

Her şeyin üzerinize geldiğini düşündüğünüz an yapmanız gereken tek şey, kenara çekilmektir.

Seçici olmak için seçmeyi bilmelisiniz.

İçinde rüyanın olmadığı bir hayat ve içinde hayatın olmadığı bir rüya düşünülemez!

Resmin bütününe bakabilirsiniz, ancak bir şeyin tamamını görmek için sonuna kadar izlemelisiniz.

Yürek birleştiriciyken zihin ayırımcıdır.

Korelasyon mantığımızdaki darlık
Korelasyon da neymiş dersiniz belki.
Korelasyon, bir istatistik terimidir. Sözlük anlamı, bağımlılık, iki şey arasındaki ilişki demek.
Korelasyon mantığı diye bir şey var mıdır bilmiyorum ama, şimdi anlatacaklarımı okuyunca anlayacağınızı umuyorum.

*

Yıl 1955. Eylül’ün altısıyla yedisi… İstanbul’un Beyoğlu semtinde ikâmet eden ya da dükkan çalıştıran Rumlara saldırıldı. Kazmayla kürekle… taşla sopayla… yağmalandı, camları kırıldı. Saldırıyı organize eden derin eller olsa da, onlara uyan halkın kendisidir. Kimi Türkler, Rum komşusunu tecavüzden korumuş, kimi komşu Türk de, yağmacılara katılıp yağmaya-yakıp dökmeye koşmuştur.

İstanbullu Rumların zihninde büyük bir tahribat yaratan bu vahim olayın sebebi ise. Atatürk’ün Selanik’teki evinin Rum milliyetçisi gençler tarafından bombalandığı haberiydi. İyi de ne âlâkâsı var diyebilirsiniz. Ben de öyle diyorum: Ne âlâkâ! Yunanistan’daki bir kısım faşist, Atatürk’ün Selanik’te evini bombaladı diyelim, bunun hesabını İstanbullu Rumlardan sormak nasıl bir mantık, nasıl bir darlık, nasıl bir cehâlet? Nasıl bir ilişki olduğu anlayabildiniz mi? Anladıysanız beri gelin. Rum olmak, Yunanistan’daki faşistin ayıbına ve suçuna ortak olmak demek midir? Bu korelasyonu aklınız alıyor mu?

6-7 Eylül olayları öncesinde İstanbul’da yaşayan Rum nufüs 100 bin civarıdır. O zamanki İstanbul nüfusunun bir milyon civarında olduğunu düşünürsek, İstanbul’da ciddi oranda bir bir Rum nüfus yaşadığını anlarız. 1974’teki Kıbrıs Harekâtına kadar, İstanbul’daki Rum nüfus gittikçe azalmıştır. Tepkilerden, baskılarda yılan Rumlar, iki bin yıllık memleketlerini terk etmek zorunda kalmıştır. Günümüz İstanbul’unda Rum nüfus, en fazla üç bindir.

*

İsrail devletinin Filistinlilere uyguladığı faşizmden dolayı, Türkiye’de yaşayan Yahudiler saldırılar düzenlendiği olmuştur. Dinci bir terör örgütü sinagoglara bombalı saldırılar düzenlemiş, ölümlere sebep olmuştur. Yakın bir zamanda, milliyetçi muhafazakâr küçük bir partinin sempatizanları, İsrail’e tepkiyi, İstanbul’daki bir sinagogun kapısında göstermişti, sinagogun kapısı saldırarak.

İyi de âlâkâ diyebilirsiniz. Ben de öyle diyorum: ‘İyi de ne âlâkâ! İsrail’in faşizminden İstanbul’da yaşayan Yahudi’nin suçu ne! İsrail’in ömrü altmış küsür seneyken, Yahudiler İstanbul’da yüzyıllardır yaşıyor. Madem İsrail’e tepki göstereceksin gider elçiliği önünde tepki gösterirsin, tabii demokratik olmak kaydıyla. Gerçi, masum Yahudi vatandaşa ve mabedine tepki gösterecek kadar dar bir anlayışa sahipsin.

*

Korelasyon mantığımız çok dar be kardeşim! Günümüzde bile dipdiri! Günümüzden iki sene önce yaşanan PKK’nın bir saldırısından dolayı, yurdun pek çok yerinde HDP parti binalarına saldırılmış, orta Anadolu’da bazı Diyarbakır otobüslerini taşlayanlar olmuş, Kırşehir’de bir kitabevi sahibi HDP’nin il yönetiminde diye kitabevi yağmalanıp yakılmıştı.

1979’daki Maraş olayı, 1993’teki Sivas katliamı… evet, hepsinde derin parmaklar var ama, câhil, kullanılmaya müsait bir halk sürüsü de var…

*

Eddi Anter dostumun yeni bir kitabı çıktı. Adı ‘Vakitsiz Kaybedenler’

Eddi dostumun maşallahı var, yılda ya da bir buçuk yılda bir kitap çıkarır. Yüreğine, kalemine bereket…

Eddi dostuma bir eleştiri yönelteceğim: Eddi, dilin ve üslubun çok iyi, sıcak ve yumuşak, kurguladığın hikâyeler de çok iyi; ama mistik bir hava içerisindeki sorgulamaların, kişisel gelişim felsefesine dalışların sıkıcı oluyor, bezdiriyor beni. Bak bu yalnız benim görüşüm. Benim bezdiğim yerleri seven olabilir. Onlara da saygı duyarım.

Mesela Vakitsiz Kaybedenler’deki hikâye kurgusu bence süper. Sosyal ve tarihi gerçeklere değinmen, azınlık hissinin resmini çizmen, İstanbul’u gezdirmen nefis. Ama o Sırlar Kitabı’ bölümü, ve kahramanın mistik ve felsefi sorgulamaları beni bunalttı. Sadece kurguladığın hikâyeden ve o başarılı üslubundan ibaret kalsaydı, bence on numara bir kitap çıkardı ortaya.

Bende bir güneş olan dostum Yasemin’in de, benim de, en sevdiğimiz Eddi Anter kitabı ‘Lilly’dir. Lilly, sorgulamanın, son dört kitabındaki sorgulamanın en az olduğu, belki de hiç olmadığı romanıdır. Kurgulanan hikâye daima önplandadır. Kültür ağırlıklıdır. Mesela Yahudi kültürünün çok güzel resmini çizer. İstanbul vardır, macera vardır. Dil ve üslup da bir o kadar başarılıdır.

Eddi Anter’in sorgulamanın çok olduğu kitaplarından ise en çok ‘İnkâr’ı severim. üç buçuk sene önce okuduğumda hakkında bir yazı yazmıştım. Yazıdan kısa bir alıntı yapayım: “Kitabın en güzel yanı şuydu: Önemli sözlerin, öğretilerin toplandığı bir antolojiyi andırıyor aynı zamanda.”

Evet, Eddi Anter’in kitaplarındaki mistik hava kişisel gelişim ağırlığı, biraz da Eddi’nin tabiatından ileri geliyor. Çünkü o, modern bir derviş. Derviş gönüllü biri. Arife tarif gerekmez ama, bizi de düşün be Eddi. Biz anarşist ruhları, biz edebiyat severleri…

*

Vakitsiz Kaybedenler… kitap adı bana Emrah Serbes’in ‘Erken Kaybedenler’ini hatırlattı. Kitap öykü türündeydi. Öykü türünü pek sevmeyen ben, bu kitabı ayıla bayıla okumuştum, çok sevmiştim. Eddi’nin Vakitsiz Kaybedenler’iyle benzerliği yalnız ismi, içerik yönünden hiçbir benzerliği yok…

Emrah Serbes de bir erken kaybeden olacakmış, öykü kitabındaki kahramanlar gibi… Geçenlerde, ‘Allah düşmanımın başına vermesin’ denilecek bir şey başına geldi. Alkollü ve hızlı şekilde araba kullanırken kaza yaptı, üç kişinin ölümüne neden oldu. Gerçekten çok büyük bir vicdani sorumluluktur bu. Millet güldü kınadı, karakolda şov yaptığını sandı ama ben inandım, çünkü Emrah’ı yazdıklarından tanırdım. Hiçbir kaza yapan, kaza yapacağını düşünmez, başıma gelir diye aklına getirmez.

*

Vakitsiz Kaybedenler, Eddi Anter’in diğer kitapları gibi Destek Yayınları’ndan çıkıyor. Türü, roman. Sayfa sayısı, 368.

*

Kitabın arka kapak yazısı:

“Ruh uçar, zihin çalışır, beden sürünür.
Kuş ruhtur, karınca zihin, solucan beden…

Ya sen?

Toprağın altında sürünen solucan mısın, yerde gezinen karınca mı, yoksa havada uçan bir kuş mu?
Belki de ayakta uyuyan bir insansın, ya da her şeyi Yaratan’sın.

Uyan artık! Ve kim olduğunu hatırla…

*

Albert Karako, Kuledibi’nde başlayan hayat yolculuğunu Alper Karaköy olarak devam ettirmek zorunda kaldığında geçmişini sorgulayacak ve bir gün başına gelen bir olay yüzünden tüm yaşamı değişerek vakitsiz kaybedenlerden olacaktı.”

Mustafa Yıldırım
27.10.2017

Bazen yaşarken bir an için hepimizin yaptığını yapan; bir durup düşünen, gerçekten yaşayıp yaşamadığını sorgulayan adam: Eddi Anter.

Yıllarca tekstil ile uğraşan iş adamı hayatına bir de uzaktan bakmayı deneyimlemek istiyor. Aslında hayatı yaşarken bir anlamda kum saatinin her bir zerresini sorguluyoruz; gel gör ki bunu derinlemesine yapmaya karar verince durup bir kenara çekilmek gerekiyor.

Anter de işi bırakıyor, inzivaya çekiliyor. Belki biraz gecikerek ama güzel bir şekilde kendi ile buluşuyor. Başkalarının kum sahillerinde gezerken kendi kum fırtınalarımızı görmezden gelmek… Kendi kumlarımız gözümüze kaçınca ne yapacağımızı bilemeyiz de başkalarına söyleyecek şeyimiz çoktur ya onun gibi.

Başka sahillere zaman ayırıp, onlarla buluşup kendimizden mi kaçıyoruz dersiniz? Eddi Anter İstanbul doğumlu, klinik psikolog, kız ikizler babası ve bir de oğlu var.

Eğitimini Amerika’da tamamlamış. Maslow’un hiyerarşisine göre hayat bir apartmansa, aslında Anter’in daireleri ışıl ışıl. Ama onun isteği içindeki ışığa ulaşmak.

Işığın içinde yürüyorsunuz, kendi ışığınızın farkında değilsiniz, hayal edebildiniz mi?

Karanlık… Üstelik derinleşen bir karartı. İçimizi kuşatan, ‘Ne oluyor bana?’ sorusunu kulağımıza fısıldayan. “Sevmek bize, sevilmek ise karşı tarafa bağımlı bir durum olduğu için seçimler yaşanır.” diyor Anter. Sevmekten korkmamak, karanlıkta karşıya geçebilmek belki de. Nasıl ki vapura biner, kaptana teslim olur, bir bedel öder ve otururuz öylece, dalgalarla dans eden vapur bile bizi heyacanlandırır; hayat tam da bu mücadele belki de. Hava durumuna rağmen o gemiye binilir, karşıya geçilir ya hani. Fırtına olmadıkça vapurlar iptal olmaz çünkü. Bir yağmur yağdı diye karşıya geçmekten vazgeçmez insan.

Eddi Anter tam da bu insanlardan. Herkesin karşıya geçmiş ya da geçecek olması onu bağlamamış; o, demir almış kendi limanından. Şairin dizeleri gibi: “Artık demir almak günü gelmişse zamandan, Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan…”.

Peki kim belirler bu zamanı? Hazır olunuşluk ve kader mi? Anter bunları yazılarında sorguluyor ve cevabı kendisinde buluyor. Feneri kendine tutuyor yani. Kendi kazancı kendine bir veda aynı zamanda. Vadesi dolan bir veda. Ekonomiye veda etmek ne de zor oysa. Başkasına benzemek için hapsolmak yerine, kendi kabuğunu kendi soyan yazar Eddi Anter.

5 dil biliyor ama kendi iç dilini çözememiş olması onu bu yola yöneltmiş. Asıl dilin kitap yazmakta bulduğunu da ifade eden Anter, kendi ile en çok baş başa kaldığı zamanda konuşmayı sökmüş olmalı. ‘İnkar’ kitabının ismini seçmekte hayli zorlanan yazar; burada kendini, yaşamı, hayatı, gelmişi, geçmişi ve belki de geçemeyeni sorgulayarak hayatın anlamını define arar gibi aramakta. ‘Savaşa göre barışın sesi cılızdır ama daha kalıcıdır.’ diyor Anter. Duymak istediklerimizi duydukça sağır mı oluyoruz peki? Ayna yok, harita yok ve tehlike çok. Ne yaparız, sahi ne yaparsınız önceden hazırlığınız olmayan felaketler için? Deprem sigortamız vardır da gerçekten ne yapacağımızı bilmez, milletçe ‘O gün ola hayrola!’ teslimiyetine mi omuz atarız? Ne zaman ki ilk doğduğumuz gibi dımdızlak kalıveririz, işte o zaman kendimize geliriz biraz. ‘Her şey ile hiçlik arasında fark yok.’ diyen Anter, yolun içinde kişi karar verdiği noktada değişebiliri vurgulamaktadır. İnkar kitabına bütünlüğünü ve varlığını koyan yazar, kitabını zorlayıcı ve okuması zor şeklinde yorumluyor ve daha en baştan çitlerini örüyor. Elime alayım da okuyayım düşüncesinin önünü kesiyor. Okuyanların ise ‘Hayatın kitabı var mıdır?’ sorusuna cevap alabileceği ile ilgili iddialı. Yuvaya Yolculuk, Şalom Gazetesi’nde yazıları devam eden yazar cümlelerine okurlarını da ortak ediyor. Yaşamını masaya yatırıyor, kalemi ile otopsisini yapıyor. Elinde neşteri değil de damlayan mürekkebi ve pansuman seti tecrübeleri. Anter ve hayatı, tekrar doğumun bir şekli gibi. Her kitabı yeni bir hayat belki de yazar için. Yazmak öyle bir dürtü ki içindeki kalemi konuşuyor insanın. Kalemini kırıyor, yargılıyor ve yeniden var olabilmenin bir parçası haline getiriyor. Bazen hiçbir kelime duyulmaz da içi roman olur kişinin, onu akıtmazsa olmaz. Sanat da sanırım bu akışı kolaylaştıran bir yöntemler dizisi. Peki siz şelale olmuş hayatını kaynak suyuna dönüşten Eddi Anter’i hiç okudunuz mu? Belki de‘ Vakitsiz Kaybedenler’ uzun zamandır sorduğunuz sorunun cevabı, ‘Kesmeşeker’ tatsız tuzsuz kaldığınız günlerin tatlandırıcısı olabilir. “Ben benim, gerisi beni ilgilendirmez.” dediğiniz olmuştur, onu da Ben Benim kitabıyla detaylandırbilirsiniz. Anter, “Siz sizin olun sürüden olmayın.” derken de Kabile romanını hayata geçirmiş. Anter; aldığı kararlar, yaşadıkları ve kendisi ile ilham veren bir yazar. Sizin için yine de en büyük cevap sizsiniz. Kalanlar ve ekledikleriniz ise cevap yollarınız. Kim bilir, belki de kendinizle randevulaşmak istediğiniz bir günde Anter’i okumak iyi gelir.

İlayda Oylum Güleryüz

EL ELE

KARANLIKTA YÜRÜYEN YABANCI

VAKİTSİZ KAYBEDENLER

KEŞMEŞEKER

BEN BENİM

KABİLE

İNKAR

İKİLEM

KUMBARA

LILLY