Vakitsiz Kaybedenler 2017-10-26T23:01:15+00:00

Vakitsiz Kaybedenler 2017
Destek Yayınları

Ya zihnimiz bize kullanmayalım diye verildiyse?

Kimi zaman en tepede uçarak yaşarsın hayatı, kimi zaman basar ayakların yere. Bazen de toprağın altında vurursun dibin dibini. Sana ne olduğunu ne sen bilirsin, ne de kimse seni anlar…

Toprağın altında sürünen solucan mısın, yerde gezinen karınca mısın, yoksa havada uçan bir kuş musun? Belki de ayakta uyuyan bir insansın, ya da her şeyi Yaratansın. Kuş ruhtur, karınca zihindir, solucan bedendir… Ruh uçar, zihin çalışır, beden sürünür. Uyan artık! Kim olduğunu hatırla… O’na göre davran!

Kuşlar sürünmeye, solucanlar uçmaya çalışırsa karıncalar ne yapar? Ya insan! Hem yürüyen, hem uçmaya çalışan, hem de yer altında sürünen insan için ne denir? İnsan zihinle düşünür, hayvan içgüdüyle hareket eder. Doğaya bakın düzeni fark edeceksiniz!

Albert Karako, Kuledibi’nde başlayan hayat yolculuğunu Alper Karaköy olarak devam ettirmek zorunda kaldığında, geçmiş hayatını sorgulayacak ve tek bir olay, tek bir gün sayesinde tüm yaşamı değişecek ve vakitsiz kaybedenlerden olacaktı. Kendisini sevmek için bütün nedenler tükendiğinde “Ben beni seviyorum; ya sen beni seviyor musun?” sorusunun cevabını bulacaktı!

Bir gün yerine bugün diyebilmeli…

Ben beni seviyorum; ya sen, beni seviyor musun?

Sevgi hep hayatınıza bir şeyler eklerken, korku hayatınızdan söker alır, azaltır sizi.

Doğru bildiğiniz yanlışlar, yanlış olduğunu anlayana kadar doğru sayılırlar.

Korkuyla her gün ölünür, korkusuz olunca bir kez!

Ne olduğunu bilen dışarıdan tasdik aramaz!
Başkaları ne der diye düşünmekten düşünemez olduk!
Yaş alınca değil, vazgeçince biter her şey.

Geç kalmaktan korkmayan cesur değil, henüz hayatı tanımamış cahildir.
Yüzme bilmeyen derine dalamaz, kendini bilmeyen de başkasını anlayamaz.
Her şeyin üzerinize geldiğini düşündüğünüz an yapmanız gereken tek şey, kenara çekilmektir.

Seçici olmak için seçmeyi bilmelisiniz.
İçinde rüyanın olmadığı bir hayat ve içinde hayatın olmadığı bir rüyayı düşünülemez!

Resmin bütününe bakabilirsiniz, ancak bir şeyin tamamını görmek için sonuna kadar izlemelisiniz.

Yürek birleştiriciyken zihin ayırımcıdır.

Bana baktığınızda gördüğünüz ben miyim, yoksa Ben gördüğünüzün içinde bir yerde midir?

Öğrenmek zihinle olur, anlayış gönülden gelir.

Zihnin işi bedenledir, ruhun işi gönülledir.

Nefsi aç olandan kaçın, çünkü o doymak ve durmak bilmez.

Hayatınızı zihninize teslim ederseniz, hayat sizden mahrum kalır!
Gelip geçeni bırakmak, yeni gelecek olana yer açmaktır.
Zihni fakirden fikir adamı olmaz.

An an’da yaşanmazsa, zaman an’ı anıya dönüştürür.

Hakikatin rengi şeffaftır; yalanlarsa rengârenktir. Hakikat bir taneyken, yalanlar bin bir tanedir.

Kayıp bir nefis, bin ayıp arzu uyandırır.

Huzur doğadadır, binada değil. İnşa inşaat etmek değildir.

Bir tek gün bile umutsuz yaşamak, bin gün ölmeye eş değerdir.

Bir elin nesi var, iki elin sesi var sözünden kasıt, diğer eli ellerde aramayın; sizde olanın tamamını kullanmayı bilin demektir.

Gözler dışarıya dönük olduğunda içini ihmal edersin, içeriye döndüğündeyse dış dünyadan koparsın.

Yalnızlık, ağladığınızda sizi kimsenin görmemesi değildir; canınız acıdığında, içiniz yandığında kimsenin umursamayacağını bilip, acıya rağmen bağıramamak, sesinizi kimselere duyuramamaktır.

Karanlığın siyahı herkese farklı derinliktedir.

Korelasyon mantığımızdaki darlık
Korelasyon da neymiş dersiniz belki.
Korelasyon, bir istatistik terimidir. Sözlük anlamı, bağımlılık, iki şey arasındaki ilişki demek.
Korelasyon mantığı diye bir şey var mıdır bilmiyorum ama, şimdi anlatacaklarımı okuyunca anlayacağınızı umuyorum.

*

Yıl 1955. Eylül’ün altısıyla yedisi… İstanbul’un Beyoğlu semtinde ikâmet eden ya da dükkan çalıştıran Rumlara saldırıldı. Kazmayla kürekle… taşla sopayla… yağmalandı, camları kırıldı. Saldırıyı organize eden derin eller olsa da, onlara uyan halkın kendisidir. Kimi Türkler, Rum komşusunu tecavüzden korumuş, kimi komşu Türk de, yağmacılara katılıp yağmaya-yakıp dökmeye koşmuştur.

İstanbullu Rumların zihninde büyük bir tahribat yaratan bu vahim olayın sebebi ise. Atatürk’ün Selanik’teki evinin Rum milliyetçisi gençler tarafından bombalandığı haberiydi. İyi de ne âlâkâsı var diyebilirsiniz. Ben de öyle diyorum: Ne âlâkâ! Yunanistan’daki bir kısım faşist, Atatürk’ün Selanik’te evini bombaladı diyelim, bunun hesabını İstanbullu Rumlardan sormak nasıl bir mantık, nasıl bir darlık, nasıl bir cehâlet? Nasıl bir ilişki olduğu anlayabildiniz mi? Anladıysanız beri gelin. Rum olmak, Yunanistan’daki faşistin ayıbına ve suçuna ortak olmak demek midir? Bu korelasyonu aklınız alıyor mu?

6-7 Eylül olayları öncesinde İstanbul’da yaşayan Rum nufüs 100 bin civarıdır. O zamanki İstanbul nüfusunun bir milyon civarında olduğunu düşünürsek, İstanbul’da ciddi oranda bir bir Rum nüfus yaşadığını anlarız. 1974’teki Kıbrıs Harekâtına kadar, İstanbul’daki Rum nüfus gittikçe azalmıştır. Tepkilerden, baskılarda yılan Rumlar, iki bin yıllık memleketlerini terk etmek zorunda kalmıştır. Günümüz İstanbul’unda Rum nüfus, en fazla üç bindir.

*

İsrail devletinin Filistinlilere uyguladığı faşizmden dolayı, Türkiye’de yaşayan Yahudiler saldırılar düzenlendiği olmuştur. Dinci bir terör örgütü sinagoglara bombalı saldırılar düzenlemiş, ölümlere sebep olmuştur. Yakın bir zamanda, milliyetçi muhafazakâr küçük bir partinin sempatizanları, İsrail’e tepkiyi, İstanbul’daki bir sinagogun kapısında göstermişti, sinagogun kapısı saldırarak.

İyi de âlâkâ diyebilirsiniz. Ben de öyle diyorum: ‘İyi de ne âlâkâ! İsrail’in faşizminden İstanbul’da yaşayan Yahudi’nin suçu ne! İsrail’in ömrü altmış küsür seneyken, Yahudiler İstanbul’da yüzyıllardır yaşıyor. Madem İsrail’e tepki göstereceksin gider elçiliği önünde tepki gösterirsin, tabii demokratik olmak kaydıyla. Gerçi, masum Yahudi vatandaşa ve mabedine tepki gösterecek kadar dar bir anlayışa sahipsin.

*

Korelasyon mantığımız çok dar be kardeşim! Günümüzde bile dipdiri! Günümüzden iki sene önce yaşanan PKK’nın bir saldırısından dolayı, yurdun pek çok yerinde HDP parti binalarına saldırılmış, orta Anadolu’da bazı Diyarbakır otobüslerini taşlayanlar olmuş, Kırşehir’de bir kitabevi sahibi HDP’nin il yönetiminde diye kitabevi yağmalanıp yakılmıştı.

1979’daki Maraş olayı, 1993’teki Sivas katliamı… evet, hepsinde derin parmaklar var ama, câhil, kullanılmaya müsait bir halk sürüsü de var…

*

Eddi Anter dostumun yeni bir kitabı çıktı. Adı ‘Vakitsiz Kaybedenler’

Eddi dostumun maşallahı var, yılda ya da bir buçuk yılda bir kitap çıkarır. Yüreğine, kalemine bereket…

Eddi dostuma bir eleştiri yönelteceğim: Eddi, dilin ve üslubun çok iyi, sıcak ve yumuşak, kurguladığın hikâyeler de çok iyi; ama mistik bir hava içerisindeki sorgulamaların, kişisel gelişim felsefesine dalışların sıkıcı oluyor, bezdiriyor beni. Bak bu yalnız benim görüşüm. Benim bezdiğim yerleri seven olabilir. Onlara da saygı duyarım.

Mesela Vakitsiz Kaybedenler’deki hikâye kurgusu bence süper. Sosyal ve tarihi gerçeklere değinmen, azınlık hissinin resmini çizmen, İstanbul’u gezdirmen nefis. Ama o Sırlar Kitabı’ bölümü, ve kahramanın mistik ve felsefi sorgulamaları beni bunalttı. Sadece kurguladığın hikâyeden ve o başarılı üslubundan ibaret kalsaydı, bence on numara bir kitap çıkardı ortaya.

Bende bir güneş olan dostum Yasemin’in de, benim de, en sevdiğimiz Eddi Anter kitabı ‘Lilly’dir. Lilly, sorgulamanın, son dört kitabındaki sorgulamanın en az olduğu, belki de hiç olmadığı romanıdır. Kurgulanan hikâye daima önplandadır. Kültür ağırlıklıdır. Mesela Yahudi kültürünün çok güzel resmini çizer. İstanbul vardır, macera vardır. Dil ve üslup da bir o kadar başarılıdır.

Eddi Anter’in sorgulamanın çok olduğu kitaplarından ise en çok ‘İnkâr’ı severim. üç buçuk sene önce okuduğumda hakkında bir yazı yazmıştım. Yazıdan kısa bir alıntı yapayım: “Kitabın en güzel yanı şuydu: Önemli sözlerin, öğretilerin toplandığı bir antolojiyi andırıyor aynı zamanda.”

Evet, Eddi Anter’in kitaplarındaki mistik hava kişisel gelişim ağırlığı, biraz da Eddi’nin tabiatından ileri geliyor. Çünkü o, modern bir derviş. Derviş gönüllü biri. Arife tarif gerekmez ama, bizi de düşün be Eddi. Biz anarşist ruhları, biz edebiyat severleri…

*

Vakitsiz Kaybedenler… kitap adı bana Emrah Serbes’in ‘Erken Kaybedenler’ini hatırlattı. Kitap öykü türündeydi. Öykü türünü pek sevmeyen ben, bu kitabı ayıla bayıla okumuştum, çok sevmiştim. Eddi’nin Vakitsiz Kaybedenler’iyle benzerliği yalnız ismi, içerik yönünden hiçbir benzerliği yok…

Emrah Serbes de bir erken kaybeden olacakmış, öykü kitabındaki kahramanlar gibi… Geçenlerde, ‘Allah düşmanımın başına vermesin’ denilecek bir şey başına geldi. Alkollü ve hızlı şekilde araba kullanırken kaza yaptı, üç kişinin ölümüne neden oldu. Gerçekten çok büyük bir vicdani sorumluluktur bu. Millet güldü kınadı, karakolda şov yaptığını sandı ama ben inandım, çünkü Emrah’ı yazdıklarından tanırdım. Hiçbir kaza yapan, kaza yapacağını düşünmez, başıma gelir diye aklına getirmez.

*

Vakitsiz Kaybedenler, Eddi Anter’in diğer kitapları gibi Destek Yayınları’ndan çıkıyor. Türü, roman. Sayfa sayısı, 368.

*

Kitabın arka kapak yazısı:

“Ruh uçar, zihin çalışır, beden sürünür.
Kuş ruhtur, karınca zihin, solucan beden…

Ya sen?

Toprağın altında sürünen solucan mısın, yerde gezinen karınca mı, yoksa havada uçan bir kuş mu?
Belki de ayakta uyuyan bir insansın, ya da her şeyi Yaratan’sın.

Uyan artık! Ve kim olduğunu hatırla…

*

Albert Karako, Kuledibi’nde başlayan hayat yolculuğunu Alper Karaköy olarak devam ettirmek zorunda kaldığında geçmişini sorgulayacak ve bir gün başına gelen bir olay yüzünden tüm yaşamı değişerek vakitsiz kaybedenlerden olacaktı.”

Mustafa Yıldırım
27.10.2017

VAKİTSİZ KAYBEDENLER

KEŞMEŞEKER

BEN BENİM

KABİLE

İNKAR

İKİLEM

KUMBARA

LILLY