Yayımlanan ilk öyküm

 

Screen Shot 2017-07-22 at 11.26.02

(Yazı atölyeme katıldığı günlerde bir hikâyesinin günü geldiğinde en prestijli edebiyat dergilerinin birinde yayımlanacağını tahmin edebilir miydi(k)? Soruyu yanıtlamakta zorlanıyorum. Güvenebileceğim ve savunabileceğim bir gerçek var yine de. O da Eddi’nin ilk günlerine oranla inanılmaz bir gelişme gösterdiği. Zengin hayal gücü o ilk günlerde de vardı. Ama o günlerde, yazmak için duyduğu tutku da vardı. En önemlisi de bu oldu bence. Tutkunun, çok istemenin karşısında hiçbir engel duramıyor çünkü. Ben en çok bu direnişe inanıyorum, yeteneğe değil. Eddi’nin hikâyeleri buram buram insan sıcaklığı kokuyor. Bir deniz kenarında çayla birlikte simit yemekten haz duyan yazarların kanı ona iyice bulaşmış. Bir de ondaki mizah gücünü gözardı etmemeli. Kendisini başka yerlerde görebilecek miyiz peki? Beyoğlu gazetesinde ve bir iki internet sitesinde yazılarını gördük bile.
Gerisinin geleceğine inanıyorum. Bir de yazı atölyelerinin gerçekten kimi yeni yazarları inşa edebileceğine… Burada her zamanki gibi öğrencinin başarısını yüceltmekten yanayım. Dediğim gibi, tutkunun karşısında en çetin duvarlar bile yıkılabiliyor… Yazmak da bir tutku olduğuna göre… Ben kapıyı açtım ve Eddi’ye hoşgeldin diyorum. Odada yıllarca yaşayıp yaşamamaksa ona kalmış…

Mario Levi)

Bir Kuş
Havalandı
Büyükada’dan

Eddi Anter

Cenazesine pek fazla gelen olmamıştı. ‘Tanıdıklarının haberi mi olmadı acaba, yoksa pek sevilmez miydi?’ diye düşünebilirsiniz. ışin aslı pek tanıyanı yoktu. Ne o çok fazla insan tanırdı, ne de insanlar onu. Hep kendi halinde, kendi küçük dünyasında tek başına yaşadı. Yaşadığını fark ettiler mi ki öldüğünü fark etsinler? İşte böyle yalnız bir dünyası, yalnız ve küçük bir dünyası vardı Hüseyin Abimin…

Düşünür dururdum; hepimizin hayatının bir anlamı olmalıydı, bir şeyler için yaşamalıydık, bir şeyler yapmalıydık ve geride bir şeyler bırakmalıydık diye. Ya o ne yapmıştı? Hiç. Nasıl yaşamıştı? Yaşadı mı belli değil. Söyledim ya, kimseleri tanımazdı. Fakat bana hayatı ve hayatın anlamını düşündürttü. Ve hayat bu kadar basit değildi, olmamalıydı…
Kendimi bildim bileli, Büyükada’daki evimizde hep o vardı. Babamın anlattığını hatırlarım.

Evi zengin bir Ermeni’den nasıl aldığını ve Hüseyin Abinin evde o sıralarda bekçilik yaptığını. O zamanlarda adet, evi alırken bekçiyi değiştirmekmiş, ama babam kıyamamış ve onu yerinde bırakmış. Gencecik ve ipincecikti o zamanlar, siyah beyaz fotoğraflarından hatırlıyorum. Ayakkabısının arkasına daha o zamanlardan basarmış.

Bahçe merdivenlerinin altındaki bir karış camlı, arkası perdeli küçücük bir odada kalırdı. Odasına tek kişilik bir yatağı zar zor sığdırabilmişti. İstese de yanına kimseleri alamazdı.Yatağın yanındaki küçük boşlukta tepsiden yapılmış bir masa dururdu ve yemeğini yatağın üstüne oturarak yerdi. Dolabı yoktu, az sayıdaki giysisi yatağın altında dururdu. Duş alması için mazot deposunun yanında bir musluk vardı. Kimsecikler görmeden orada yıkanıverirdi.

Temiz adamdı, her gün yıkanırdı. Odasında tuvaleti yoktu. Her gün dört beş defa iskeleye evin ihtiyaçlarını almaya giderdi, kendi ihtiyaçlarını da o zaman giderirdi; büyüğünü de küçüğünü de. İnanın hiç görmedim bahçede yaptığını. Üşenmez, kendisini tutar, bakkal, kasap, manav ihtiyacı çıksın diye beklerdi. Bazen gün içinde altı yedi kere gittiği olurdu, hem iş için hem de tuvalet ihtiyacı için… Çakı gibiydi, sağlıklı ve dinç görünürdü o zamanlar. Günde üç paket sigara içtiğini söylerdi; bana sorarsanız sadece üçünü hatırlardı, fazlası olunca saymazdı. Hani filtresiz Bafra sigaraları vardı ya, onlardan içerdi.

Aslen Erzincanlıydı, dört erkek kardeşin üçüncüsüydü. Hepsi bir olup İstanbul’a gelmişlerdi. Biri Bakırköy’de diye hep bahsederdi. “Semti değil abi, hastanesi.” diyerek… O gün bugün hiç ortalığa çıkmadı ve bahsi de pek geçmedi o en küçük kardeşin. Onun bir büyüğü adam olmuş, önce İtalya’ya sonra da Almanya’ya gitmiş çalışmaya. Herhalde bir baltaya sap olmuş, çünkü ondan da pek bir haber çıkmamış. En büyüğü ise yakınındaydı, ama pek fazla görüşmezlerdi. Senede bir gün, bilemedin iki ya da üç. “Görüp de ne olacak?” derdi rahmetli.

Erzincan’da âdetmiş, anaları babaları gelini seçermiş. Dört kardeşin hem anası hem de babası büyük depremde ölmüş. O yüzden hiç evlenmemişler. Evlenseydi de nerede yatıracaktı karısını, çoluk çocuğunu Hüseyin Abim? Adada yaşadı, yazları da, kışları da, ama hep yapayalnız. Bir adayı bir de odayı bildi… İstanbul’a sadece iş yerini temizlemeye senede iki kere gider dönerdi. Pek bir şey istemezdi bizden, pek bir şey de beklemezdi hayattan. Oradaydı ve yaşıyordu işte. Mutluluğun ne olduğunu bile sorgulamadan mutluydu. Bu muydu yaşamak? Sadece var olmak, orada bulunmak?

Keşke söyleseydim ona. Baksana denize, atlayıp binsene vapura, haydi geçsene karşıya. Git bakalım neler var orada? Bak gör dünyayı daha önceden görmediğin gibi…
Ama söylemedim,söyleyemedim. Senenin iki veya üç ayı yaz tatili için adaya gittiğimizde dünyası canlanırdı adamın. Beni her gördüğünde, küçükken ince uzun bahçe merdivenlerinden nasıl yuvarlandığımı ve beni nasıl yakalayıp kucakladığını anlatıp dururdu. Daha geçenlerde aynı hikâyeyi, aynı kelimelerle tekrar anlatmıştı, üstelik ilk anlatışının heyecanından hiçbir şey kaybetmeden. “Sıksana pazunu gene, göstersene içindeki yumurta nasıl da çıkıyor?” diye sorduğum günler geldi aklıma.

O evin, o üç katlı köşkün üst iki katında biz oturuyorduk. En alttaki bahçe katı ise kiraya veriliyordu. Yirmi sene boyunca o katı aynı aile kiraladı, durdu. O yüzden kiracı veya gidici olarak hiç görmemiştik onları. Kalıcıydılar ve kaldılar da. Bizler üç kardeştik, komşularımızın da iki çocuğu vardı. Hüseyin Abi bizlerle giderirdi çocuk sahibi olma özlemini. Pek fazla bir şey istemezdi bizden, biraz sevgi, bir sıcak sarılma hepsi o kadar…

Dikkat eden olmuş muydu acaba? Masmavi gözleri vardı, denizler kadar sıcak, ufuklar kadar derin. Bana sarıldığında o sıcaklığı hep hissetmiştim. Uzun yıllar boyu kendisine hem evini hem de çocuklarını teslim eden annem ile babam da onun sıcaklığını hissetmiş ve kendisine çok güvenmişti demek.

Ailemin Avrupa’nın dört beş ülkesinden, Amerika’nın da iki üç eyaletinden pek fazla arkadaşı, akrabası gelir giderdi. Yaz aylarında ada pek de güzel olurdu. Gelenlerin her biri kendi dilinde söylerdi adanın ismini; Böyükada, Prinkipo, Ile de Prince ya da en basitinden Büyükada. İstanbul’a ziyarete gelmek isteyenler mutlaka yaz aylarını tercih ederdi.
Eh, o zaman da Hüseyin Abiye denk gelirlerdi. Her gelen mutlaka onu hatırlar, ufak bir hediye getirirdi; ya bir şişe kolonya ya da bir anahtarlık veya şort, şapka… İçkisi yoktu, kullanmadı hiçbir zaman. İstese kış boyunca dolaplarda saklı duran dizi dizi Altınbaşları içerdi. O yüzden kimse öyle son dakika hediyesi alamazdı havaalanından. Düşünüp getirilirdi hediyeleri.

Yıllar geçti, bizler büyüdük evlendik, çoluğa çocuğa karıştık zamanla. O ise hiç evlenmedi, dediğim gibi. Bizim çocukları kendi torunları, canı cananları diye sevdi gene. Öptü, kokladı, sarıldı aynı bizlere sarıldığı gibi… Sonradan babam öldüğünde kiracılar da gidiverdi. Geleni, gideni, kalanı her sene değişmeye başladı. Eskiden böyle değildi, pek fazla değişen olmazdı evimizde, adamızda. Ama ada da artık eskisi gibi değildi, popülerliğini kaybetmişti. Başka gidecek yeri olmayanlar kaldı adada. Uzun zamandır denize bile girilmiyordu. Ha, Hüseyin Abimin öyle yüzme, güneşlenme gibi zevkleri de yoktu. Yüzme bilmezdi dört tarafı denizle çevrili yerde. Gene de hiç şikâyet etmezdi. Tez canlıydı. Anlattıklarından hatırlıyorum; bir seferinde vapur iskeleye tam yanaşmadan, iskele verilmeden atlamıştı da denize düşmüştü. Vapurla iskele arasında çırpınırken zar zor kurtarılabilmişti. O günden sonra hiç acele etmemiş, hep birileri önce insin diye beklemişti. O gün acelen neydi acaba? Keşke anlatsaydın bana. Dişleri, ciğerleri, dizleri hep ağrırdı ve babam da onu sık sık doktora yollardı. Kuzu gibi kabullenirdi verilen ilaçları ve yarasa da yaramasa da sonuna kadar kullanırdı. Ziyan etmeyi hiç sevmezdi. Son günlerde sigarayı bırakmıştı, ya da öyle söylemişti. Artık ciğerlerine hava girecek yer kalmamıştı aldığı onca dumandan.

Sabahtan akşama kocaman bahçeyi süpürür sular, eve yabancılar girmesin diye bekçilik bile yapardı. Oturup dinlenebileceği, keyif yapabileceği bir yeri de yoktu zavallının. Bahçe girişindeki beyaz mermer merdivenlerde otururdu yapacak işi olmadığı zamanlar. Oturur seyrederdi bizleri ve uzaktan görünen denizi. Hiç mi hayal kurmadın, hiç mi başka bir şeyler yapmak istemedin be Hüseyin Abi? Olanla yetinmek, Allah’a şükretmek, tek bildiğin bu muydu, böyle mi olmalıydı; hiç mi sormadın kendine?

Bak görüyor musun, bir büyük abin bir de ben varım cenazende. Kalabalık, öteki cenaze için burada. Bak bakalım var mı içlerinden tanıdığın, çünkü onlar arasında seni tanıyan yok galiba.

Ah, hatırlıyorum da nasıl da küçük ve tatlı gariplikleri vardı. Her kış sonu babam evi fareye, böceğe, karıncaya karşı ilaçlatırdı. Gene bir kış sonrası eve gidip baktığımızda ilaçların üzerinde böcek ve karıncaların cirit attıklarını görmüştük. ılacın pahalı olduğunu, o yüzden daha ucuza bebe pudrası alıp koyduğunu söylemişti. “ıkisi de aynı gözüküyor böcek ve karınca farkı nereden bilecek?” demişti.

Küçük kardeşimin sokakta bulup eve getirdiği yavru kedi ve köpekler, yine Hüseyin Abiye teslim edilirdi. Hayvanları tur yolunda bir gezintiye çıkarırdı. Sonra da onları bir daha görmezdik.

Başka bir seferinde, küçük lüksleri olan babam Napolyon kirazı alsın diye manava yollamıştı. Verdiği parayla bir kilo kiraz alacaktı… Elinde dört kilo kiraz ile geri geldiğinde hepimiz şaşırmıştık, ama babamın bahsettiği manavın tam karşısında satılan küçük kirazlardan çeyrek fiyatına alıp gelmişti, iş becerebildiğini göstermek istercesine tüccar babama. Ne diye uğraşırdı bilmem, bu konularda babama yaranmanın yolu yoktu ki.

Kulübesinde yıllarca yaşadı Hüseyin Abi. Hiçbir iş yapamamaya başladığında aldık çıkarttık onu yalnız ve küçük dünyasından. Kendisine Kartal’da bir ev aldık, camından görmeye alıştığı denize bakan bir ev. Hep yaşadığı Ada da tam karşısında. Apartmanın birinci katıydı, fazla merdiven çıkmak zorunda kalmasın diye. Günlerce düşündüm durdum, nasıl alışacak yeni evine, yeni dünyasına diye. İki odası bir tuvaleti vardı yeni evinin. Onu çıkarıp sokağa atacağız zannetmişti.

Tapuyu üzerine görünceye kadar inanmamıştı, ne bizlere, ne de büyük abisine. Nasıl bir histi küçük bir kulübeden büyük bir eve geçmek acaba? şimdi ona çalışan
bir kapıcı bile vardı apartmanda. Siparişlerini ona mı veriyordun? Ya tuvaleti, kapıcının tuvaleti var mıydı Hüseyin Abi? Yaşlılığında sıkıntıya girmesin demiştik. Ama yazları en azından bizler vardık adada. şimdi rahatı yerindeydi, ama kimsecikler yoktu yanında. Ne yazın ne de kışın… Televizyonu bile açmıyordu. Nasıldı böyle yaşamak? Yapayalnız, sessiz ve hep bir başına. Beni aradığında şikâyet etmişti sol tarafı tutmuyor diye. Biraz da abartırdı korkusundan.

Evinde ölürse yalnız başına kimselerin haberi olmaz diye. Abisini arayıp sorduğumda bana merak etmememi, gece pencere açık yattığı için vücudunun tutulduğunu söylemişti. Emin olmak için doktora kontrole yollamıştık. Ziyaretten sonra “beyine giden bir damar tıkalı” deyivermiş doktor. Öğrendim ki ne bir röntgen çekilmişti ne de bir MR. “Doktor nasıl anladı beyin damarının tıkalı olduğunu?” diye sorduğumda ise ona inanmadığım için sitem etmiş, kızmıştı. Ne diye kızmıştın ki? ınan kötü bir niyetim yoktu, sadece sana ne olduğunu iyice anlamaya çalışıyordum.

Bence, yapayalnız olmaktan, yalnız ölmekten ve sonradan unutulmaktan korkuyordu. Bizim de, onun da içi rahat etsin diye iyi bir hastaneye yatırmıştık. Ama kalbi pek fazla dayanamamış oralarda. ıki gün sonra abisinden aldım haberi. Göçüp gitmişti buralardan. Cenazesini apar topar adaya götürmüşlerdi. Vapur saatleri düzenli olmadığından bir takaya atlayıp gitmiştim Büyükada’ya. Kimsecikler yoktu cenazesinde. Bir ben, bir büyük abisi, bir de bize eşlik eden martılar. Tepemizde kanat çırpan martılar… Nasılmış böyle yapayalnız olmak, böyle yaşamak? Hiç sevmeden, sevilmeden yaşamak… İçimi çeke çeke durdum oracıkta; tepemde güneş, avluda sıra sıra çam ağaçları. Yoktu artık abim adamızda.
Seçeneği olmadığı zamanlarda bile adayı çok severdi. Hiçbir zaman seçenek aramadı ya? Özellikle ben istemiştim yazılsın diye mezarına: “Bir kuş havalandı adadan, gözü de, yolu da ufku da açık olsun.” Cenazesi dağılırken adaya her gidişimde, her kanat çırpan bir martı gördüğümde onu hatırlayacağıma dair söz vermiştim. Gene yalnız, yapayalnız kalmıştı. Arkasından bir damla gözyaşı bile dökülmeden, geride bir şeyler bırakamadan gidivermişti… Öylesine… Söylesenize bu muydu yaşamak? Bari sen bir şeyler söyle Hüseyin Abi. Sustun, sessiz kaldın onca zaman, şimdi konuş anlat derdini. İste bir şeyler iste. Allah aşkına söyle, bir tek şey bile olsa söyle, yeter ki susma…. Yarın yatak şilteni ikiye kıvıracak, giysilerini içine atacak ve yoldan geçen ilk eskiciye satacaklar. Böylece de hayatımızdan çıkmış olacaksın. Unutulacaksın. Öyle mi düşünüyorsun gerçekten?… Ya yaşadıklarımız, paylaştıklarımız hiç unutulabilir mi? Sen kendini ne zannediyorsun? Sen hiç unutulacak adam mısın be Hüseyin Abi?

(Eddi Anter, 1961’de İstanbul’da doğdu. Üniversite eğitimini İngiltere’de, yüksek lisansı Amerika’da tamamladı. Toplam 11 yıl yurt dışında yaşadı. 5 dil konuşuyor. 2003 yılında yazar Mario Levi’nin verdiği “Yaratıcı Yazı Yazma” kursuna başladı. 2004 yılından beri makaleleri Beyoğlu gazetesi ve şalom gazetesinde yayımlanıyor. İlk öyküsü III.
Gila Kohen yarışmasının Öykülerle Yeni Sesler kitabında 2005 yılında çıktı maksimum.com sitesinin kültür ve sanat köşesinde haftalık olarak Don E adı ile yazılar yazdı.)

Orjinal Metin için LÜTFEN TIKLAYIN;

Bir Kuş Havalandı Büyükada’dan

By | 2017-09-21T23:08:37+00:00 Temmuz 22nd, 2017|Yazılar|0 Comments